turgut uyar


bazı sanat eserleri aklımızda değişik şekiller oluştururlar, kendiliğinden oluşan o imajlarla hatırlarız, tanırız onları. işte şairin kişiliği, ressamın renk tonları, müzisyenin kullandığı notalar, hatta müzik albümünün kapağı, romanın uzunluğu bile bu imajların oluşmasında etkilidir.

şair turgut uyar' ın bendeki imajı ise toplu şiirlerini aldığım gün oluşmuştu, karanlık ve büyük bir sanat eseriydi elimde tuttuğum şey. ilk şiirleriyle hece şiirine yaklaşıyor, garip şiiri içerisinde kendine yer arıyordu turgut uyar, ama yine de özgün bir söyleyişi, dili vardı. ne yalan söyleyeyim, ilk şiirleri buna rağmen çok başarılı eserler değildir. 1948 yılında kaynak dergisinin açtığı yarışmada "arz-ı hal" şiiri ile 2.lik alması, ve bunun üzerine nurullah ataç' ın övgülerine maruz kalması bu fikrimi değiştirmiyor. zaten turgut uyar' ı turgut uyar yapan şiirler bunlar değildir.

turgut uyar' ın şiiri 50lerin ikinci yarısında değişmeye başlıyor, ve 2. yeniyi oluşturan şairlerin başında geliyor. akıma sonradan eklenmesine rağmen etrafındaki şairleri en çok etkileyen de o olmuştur. akımın yaratıcısı kabul edilen cemal süreya bile turgut uyardan çok etkilendiğini günlüklerinde anlatır, onu başka bir yere koyar.

1959 yılında çıkan "dünyanın en güzel arabistanı" türk şiirinin köşe başlarından biridir. 2. yeninin en çalkantılı ve yaratıcı döneminde ortaya çıkan bu eser belki de turgut uyar' ın da en güçlü eseri. dille oynamalar, karanlığı ve umutsuzluğu hisseden bireyin yaşantısı, büyük ve geniş bir şiir yapısı, uzun kaotik cümleler, inanılmaz bir beğeni düzeyinde dile yaslanış.

60larda her ikini yeni şairinin evrimi turgut uyarda da var, o da olgunlaşıyor, çıkışlarına özgü çılgınlık yerini olgunluğa bırakıyor. "tütünler ıslak" ve "her pazartesi" bu dönemin eserleridir., "toplandılar", "kayayı delen incir" gibi son dönem kitapları yaşanılan dönemin toplumsal yansımalarını anlatır. "divan" kitabı ise turgut uyar şiirinin divan şiiri biçiminde ortaya çıkmasıdır.

evet ilk başta ne demiştik, imajlar, aklımızdaki küçük parçacıklar... turgut uyar şiirini büyük büyük kurmuş bir şairdir, karanlığı yüksek beğenisiyle yorduğu şiirlerini hafızamın derinliklerinde aynı olduğu gibi hatırladığıma seviniyorum.

blake, ulver ve ecevit


ingiliz şair william blake, "aptal, aptallığında iyice dirense bilge olurdu" der. bu söz, bizi oturup düşünmeye zorluyor, ve evet, sonunda ona hak vermek zounda kalıyoruz. bilinçli yapılmış aptallığın kabul görmesini bir modern zaman saçmalığı olarak gören ben, bu sözden sonra sanırım düşündüklerimi yemiş gibiyim. evet blake taa o zamandan çizmiş işte gerçeği. hayatta bilinç varsa her şeye tolerans var

blake müzisyenleri de etkilemiş, kategorilenemeyen bir müzik grubu olan ulver' in "themes of william blakes marriage of heaven and hell" isimli bir albümü vardır. albüm grubun ilk dönemiyle 2. dönemi arasında sıkışmış gibidir.

ingiliz edebiyatını ülkemizde en iyi bilenlerden biri de bülent ecevit' tir bu arada. kendisinin 1940lar ve 50lerde yazıp dergilerde yayınladığı şiirlerde, şiir üzerine yazılarında bu gerçek öne çıkar.

ecevit dedik, aklıma dedem geliyor hemen. eveciti o kadar severdi ki, her seçim öncesi bizi yanına oturtup eceviti överdi. karaoğlandı o onun için, sonradan fiyakasını bozsa da. evindeki tuzluklar bile ecevit benzeri bir figür şeklinde alınmıştır.

sanırım bir veya bir kaç nesil aynı kanıdadır, aynı duygular içerisindedir ecevit hakkında. siyasetinin son döneminde bitmez gibi görünen kredisini yitirmeye başlamıştı, ama o her zaman karaoğlandı

ben mi? ben siyasetle ilgilenmiyorum. kişiler düşüncelerin üzerinde benim için

kara kitap


... şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık."

yukarıdaki satırlar türk edebiyatının en karanlık, en karmaşık, en ilginç kitaplarından birinden alıntı, orhan pamuğun "kara kitap"ından. herhangi bir yerinden alınmış herhangi bir paragrafıyla yukarıdaki alıntı benzeri bir ürperti, karanlık hissiyatı duyacağınız böylesine güçlü başka bir kitap daha var mı bilemem, ama kara kitabı okuduğum 1999 senesinden bu yana (yalnızca 15 yaşındaydım!) hayatımın en azından belli bazı bölümlerini onun sayesinde şekillendirdiğim gerçek. karanlık duygusunu, kaotik manzaraları, sarsıcılığı, hüsnü aşk-vari bir aşkı, "her kapısı, her bacası ayrı bir işaretler yumağı olan" olarak anlattığı istanbulu sanırım ilk ondan öğrendim

kısaca özet geçelim o halde; galip karlı bir kış günü karısını kaybeder, ve karısını bulmak için amcasının oğlu köşeyazarı celalin yazılarından yola çıkarak istanbulda karısını aramaya başlar. hüsnü aşk'dan mevlana ve şemis tebriziye, harflerin esrarını arayan hurufilerden istanbulun arka sokaklarındaki pavyonlarda birbirlerine hikaye anlatan insanlara, boğazın sularının çekildiği zamanlardan aladdinin dükkanına, herşey ama herşey karlarla kaplı karanlık ve kaotik bir istanbul manzarasında hayat bulur, galip gözleri yaşlı bir şekilde rüyayı aramaktadır. ve ayrıva insanın kendi olabilmesinin bir yolu var mıdır?

kara kitap hakkında yayınlandığından sonra çok şeyler yazılıp çizildi, ki tahsin saraçın ünlü eleştirisi de buna dahil. merak edip okumak isteyenler varsa şöyle buyursun.

kitabın ilk aldığım baskısının müthiş bir kapağı vardı, ne yazık ki onu kaybettim. işin ilginci googleda bile bulamadım, bulunca buraya koyayım. foto ise şimdiki kapak baskısı olmakta

hala hayatımda okuduğum en güzel kitap diyorum kara kitap için. her sene kış aylarında yeniden okuyorum onu, bir şölen gibi, ritüel gibi. belki değerini oldukça duygusal bir noktadan alıyor benim için, ama çocuklukta hayatımıza giren herşey bizim için birazcık öyle değil midir?

size bakmanın tarihi

hilmi yavuz okuyorum. gece, karanlık, acı, şiir


size bakmanın tarihi

size bakmanın tarihi! siz
bir gonca kadar kendiliğinden
yazılmış olmalısınız
derin, korkunç ve ergen
kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
bir dağı içeriyor geçerken
siz o dağa sanki kış
ve sanki bıldır yağan karsınız
umarsız sözcüklere bulanmış

size bakmanın tarihi! siz
bir keteni köpürten yaz
ve inanılmaz
yalnızlıklarsınız: sadece
sizin olan o vahim, o beyaz
ve kuytu gurbet sesleriyle
işlenmiş yazdıklarınız
ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz
kimbilir hangi sevdalara dolanmış

size bakmanın tarihi! bir
kalbime güvensem sizi hep
okurdum ben... ama nedense
hep aynı hüzün ve
hep aynı tutkuyla
bakmayı bilmediğimden, ne yapsam
bir ilenç, bir kargış
gibi ardım sıra geliyor şairliğim
o solgun yolculuğa adanmış

daniel dociu

daniel dociu ismini tanımam etmem, stumble'da karşıma çıktı ilk, ve hemen sarıverdi beni. peki neden? 1 - kıyamet sonrası kaotik dünya tasvirleri her zaman ilgimi çekmiştir (bkz. cabal online yazısı), 2 -üstelik bu adam ağırlıkla oyun dünyasına çalışmakta, 3 - çok başarılı! seattle'lı romen sanatçı ArenaNet, Electronic Arts gibi şirketlerde sanat yönetmenliği, dizayn artistliği gibi grevlerde bulunmuş ve şu anda NC soft'un sanat yönetmenliğini yapıyor. web adresi ve kendisiyle yapılmış bir ropörtajı aşağıda

http://tinfoilgames.com/info.php

http://bldgblog.blogspot.com/2008/04/gamespace-interview-with-daniel-dociu.html

ilhan berk


ilhan berk benim için her zaman fazla marjinaldi, şiirinde görüntüyü uçlara götürmesi ve anlamsızlığa dayanması, ilginçtir, müzikal yönümü dahi etkilemiştir. bir kaç şiiriyle haftalarca oyalandığımı, eşe dosta bu şiirleri okuduğumu bilirim. ikinci yeninin anlamsızlığa kollarını açmış uçlarından biridir ilhan berk, ama bunu ece ayhan gibi sert ve katı bir biçimde yapmaz, yumuşaktır, şiirini binlerce aşamadan geçirmiştir, ve en fazla haksız eleştrileri de belki o almıştır. büyük şairdir.
şiirleri dışında şu var, kuzenim melike almıştı geçen sene bana, ilhan berk - şairin toprağı kitabını. sıkıcı denemelerle dolu olacağını düşündüğüm kitap ilhan berkin deftrelerine yazdığı ordan burdan yazılarla, günlükleriyle, ikinci yeni tartışmalarına verdiği yanıtlarla doluydu. elime aldıkça gülümsediğim bu kitabı sizlere de tavsiye edeyim.

bir de şiir; ilhan berk' in türkçenin en görkemli görüntülerini elde ettiği şiirlerinden birisi, rondo...

"rondo

atimi istedim evin gogu gerindi
cin gulleri bir yerden ordan geliyorum
oyle sular daglarin ustuydu isminiz
yesil, o soluklari gibi ruzgarlarin
bir bin yil ruzgar degirmeninizde kaldim

tep krallari gibiydim oyle yalnizdim
bir cagda seni bu beyazliginda tuttum
ak, sabah kalyonlarim hep gokyuzundeydi
ben ruzgar degirmeninizde kaldim

iste ellerin o dunya kadar akdeniz
hansi, gecenin pancurunda berk kuslarim
ey benim sigligim eskim karanligim siz
yitik gulusunun actigi sular simdi
ben o gecelerde saciydim cocuklarin
bir bin yil ruzgar degirmeninizde kaldim."

üzerinden sevişmek


başkaları da var masada
ileri geri konuşuluyor

ötedesin o adamın duldasında
gözkapaklarına bürünmüş adam

eli her an omuzunda
eğiliyor sigaranı yakıyor

teşekkürler sigara dumanı,
sağolasın o adam!

onunla gelmişin buraya
yüzün yandan ve uzaklarda

niçin sevmiyorsun duvar kağıtlarını
hoş belki de seviyorsun

herkes az buçuk sarhoş
herkes bir şeyler söylüyor

ama yalnız ikimizin sözcükleri
sarmaşdolaş

üzerinden sevişmek, kadınım,
sigaranın, asya'nın, omuzların,

üzerinden aile fotoğraflarının
eller nasıl duygandır nasıl yalın

iki ses, iki bakış, gelişir nasıl
tek bir cümle gibi, sözlere karşın

sivri topuklar nasıl ortasına
gömülmüştür belleksiz halıların


cemal süreya

cemal süreya

can yayınları bünyesinden yeni çıkan "cemal süreya - şairin hayatı şaire dahil" biyografisi beni alt-üst etti. en çok sevdiğim şairdir, yazılarını ezberlemiş şiirlerini yutmuşumdur, ama kitabın son bölümünü oluşturan son günlerini daha önce böylesine ayrıntılı hiçbiryerde okumamıştım. büyük bir şairin oğlu tarafından hırpalanışı, son günlerindeki çaresizliği ve o son an ( sedyede birsen hanım' a hafifçe gülümsediği o son an) gerçekten yıktı beni. beynimdeki hayat ve ölüm düşüncesi yeniden şekil buldu, daha da acımasızlaştı, anlamsızlaştı. o son aşamada ne yazık ki çaresiziz, kim olursak olalım

cemal süreyayı ezbere bildiğini sanan beni bile mahcup eden bu kitabı şiir seven herkese tavsiye ediyorum.

bir sonraki postta da muhteşem bir cemal süreya şiiri olacak, saygıyla anıyorum

can yücel


"Ali özgentürk'le cok iyi dost olması sebebiyle adana da ceza cektigi sırada-ki neyin cezasıdır bilinmez-özgentürk'ün ailesi tarafından her hafta ziyaret edilir..istegi olup olmadıgı soruldugunda hep üzüm ister..özgentürk ün aileside nezaket gereği ne kadar isterse daha fazlasını getirir ve uzun bu süreç sonucunda olay anlasılır..can yücel icerde bunları sarap haline getirmektedir.."

göğe bakma durağı


ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım


turgut uyar

2. yeni


2. yeni'yle tanışmam attila ilhan sayesindedir. edebiyat derslerinde yusuf has hacipleri falan işliyoruz, benim kafam çok ayrı yerlerde, okul kütüphanesi çok geniş, yutuyorum kütüphanedeki kitapları. gebze korsan kitapçılarında attila ilhan kitapları buluyorum, deli gibi şiir okuyorum. attila ilhanın önce garip sonra da 2. yeniyle olan kavgasını okuyorum, bir merak uyanıyor bende, nedir acaba 2. yeni? anlamsız şiir de neymiş? cemal süreya'ya giriyorum, ardından edip cansever, turgut uyar... lisede solcu arkadaşlar aforoz ediyorlar beni, döneklikle suçluyorlar. daha 16 yaşındayım.

sonradan farkettiğim şey şu; 2. yeni kafa yapımı değiştiren temalardan biri. karanlığı, sözel vuruculuğu, imgeleri-hayalleri ile bana yeniyi, deneyselliği, hayalgücünü vaadediyorlardı, cemal süreya okudukça hayallerim çeşitleniyor, turgut uyar okudukça karanlık bir bölgeye girip yeniden çıkıyordum. sıradışı bir deneyimdi benim için. yönümü belirlemişti, doğru veya yanlış.

bunları turgut uyar'ın kült eseri "dünyanın en güzel arabistanı" 'nı okurken yazıyorum. ilerde bu konuya yeniden dönücem. en azından örnekler olarak

"geceleri benim için dua etmelisiniz..."


"...saadetin ıstırap çekmek olduğunu ben keşfettim
çarmıhta bir isa gibi ben ıstırap çektim
bir sulfat acılığı sinerse eğer küstahça kafiyeli
anla ki ölümle hayat arasında zaman gibi mesudum

kendimi öldürecek haldeyim, seni öldürecek saadetimden
donna-maria! bir kahvede isyan halinde bulunduğum
çekik gözleriyle ermenice küfürler yazıp çizen çocuk
sen! bordeaux' ya yorgun bir flamingo gibi yolladığım

geceleri benim için dua etmelisiniz..."


yukarıdaki mısralar attila ilhan' ın en sevdiğim şiiri olan "kaptan" ' dan. 1954' de, "sisler bulvarı" 'nın ilk basımında ancak bir araya gelebilen ve 5 bölümden oluşan "kaptan", ikinci yeni akımına da ilham kaynağı olan şiirlerdendir. türk şiirinde denenmemiş bir olaydır, güçlüdür, vurucudur. neyse, fazla yoruma girmek üzereyim yine, çekileyim hemen. benim anlatacağım başkaydı zaten.

sanırım bundan 3 yaz önce, tüyap fuarındaydı attila ilhan, yani çocukluğumun, ilk gençliğimin kahramanı, durur muyum koşa koşa gittim. yanımda da o zaman çok hoşlandığım bir kız vardı, mutluluktan geberiyordum bu ikisini toplayınca. attila ilhan'ı yalnızca uzaktan görebildim, kitap imzalatmak için sıraya girmişti herkes, daha sakin bir anında yanına giderim diye düşündüm. oysa ki korkuyordum çok, karşısında ne diyeceğimi bilemediğimden gitmedim yanına. attila ilhan o günden 2-3 gün sonra vefat etti. hoşlandığım kız ise 1 hafta sonra bir başkasının varlığından haberdar etti beni. nerden bakarsanız bakın 2 büyük mutluluğun 2 büyük yenilgiye dönüşmesi işte.

sisler buvarı' nın kapağını açtığımda aklıma geldi bunlar. blog denen şey biraz da kimseye anlatmaya fırsat bulamadığın artık önemsiz anların yazıya dökülmesiymiş kolayca, yeni yeni farkediyorum. ilginç

cemal süreya'nın günlüğünden


".. çok masturbasyon yaptım, özellikle de 15-25 yaş arası, hayatımın en önde gelen işi oydu. iğrenirdim kendimden. her başarısızlığımı ona bağlardım. her seferinde bir daha yapmamaya yemin ederdim, yine de günde beş-on kez yapmaktan kendimi alamazdım.."

bu satırlar çok ilginç, Cemal Süreyanın hayattayken yayımladığı günlüklerinden oluşan "günler" kitabından bir alıntı. türk edebiyatına -önceki silik örnekleri saymazsak- cinselliği getirmiş bir adamın bundan bahsetmesi doğal gelebilir insana, ama yine de bir erkeğin kolay konuşabileceği konular değil bunlar. yazının devamı ise şöyle:

"... ortaokulda elden ele gezen bir kitapçık vardı. Lokman hekim (!) imzalı otuziki sayfalık bir şey: Otuzbir çekmenin zararları. kitabı okuduktan sonra o iğrenme duygusuna bir de korku eklendi. verem olmak vardı işin sonunda, erken yaşta cinsel güçsüzlük, beyin sulanıyor. Lokman hekim kitabından sonra işi daha sıklaştırmıştım. sapık olarak görüyordum kendimi. kısacası, büyük bunalım.

Bir gün, bir gazetede veya dergide küçük bir yazı gördüm. masturbasyonun zararsız olduğunu anlatıyordu. bir anda herşey değişiverdi. bir aydınlanma oldu. bir sevinç geldi şurama kondu. kestim o yazıyı, aylarca cebimde gezdirdim. günde beş vakit çıkarıp yeniden okuyordum. arkadaşlarıma da gösterdim. sıklıkta bir değişiklik olmadı. daha doğrusu hemen olmadı. ama bunalımdan o saat kurtulmuştum."

zagor - yedi cibola kenti üçlemesi

çizgiromanlardan bahsetmişken bundan söz etmemek olmaz tabii ki: zagor - yedi cibola kenti üçlemesi. 1996 yılıydı, ortaokula giderken dergi raflarının birinde ilk sayısına rastlamıştım (işgalciler). o kadar beğenmiştim ki, zagor bir anda favori kahramanım olmuştu bile.


ilk kitap bir kaç kötü adamın türlü katekulli ile yedi cibola kentlerinin ilkine ulaşması ile son buluyordu. kahramanımız zagor ise peşlerindeydi. ikinci kitabı alabilmek için 1 hafta beklemiştim.


ikinci kitapla beraber yedi cibola kentlerini keşfediyor, onları kuran anasazilerin tuzaklarından kurtulmaya çalışan elemanları zevkle okuyoruz.yine bir hafta aradan sonra...


... son kitaba geliyoruz. olayları çetrefilleşiyor, altın kente ulaşılıyor. süprizler de eksik olmuyor tabii ki. fazla spoiler da cilde zararlı, heyecan kaçırmamak lazım

şimdi düşünüyorum da, zagorun "ahyaaak" diye bağırarak sağa sola gider yapması o zaman beni ne kadar etkilemişti. conan bile yalandı o an benim için. conanı da anlatırız yeri gelince. ama bu kitabı ıskalamamak lazım. bulduğunuz yerde alın

sandman


sandman kitaplarını kitaplıktan çıkardım yeniden bakıyorum. 3. kitabın sonunda calliope öyküsünün senaryosu var, okurken tribine girdim resmen. çok parlak bir yaratıcılık, saygı duymamak elde değil

ilk kitabı bulamadım, onun derdindeyim şimdi. aklımda kaldığı kadarıyla çok çok iyiydi